ARAPLAR -2-

Halkların kardeşliğini en somut olarak onların geleneklerinde görmek mümkündür. Hele uzun yüzyıllar boyu aynı coğrafyayı paylaşmış, içiçe girmiş halklarda, gelenekler de aynı şekilde büyük ölçüde ortaklaşmış, benzerlikler oluşmuştur. Egemen sınıfların propagandası halkları birbirine uzak, yabancı göstermeye çalışır. Bu yanılgıyı yarattığında halkları birbirine düşman etmesi de daha kolaylaşır. Daha önce başka halklar nezdinde de çok somut gördüğümüz gibi, konukseverlikten tutun da paylaşımcılığa kadar hemen her halkın kendi değeri, kendi milletinin en önemli özelliği olarak gördükleri pek çok özellik ve değer, halkların dünya yüzünde sahip olduğu ortak değerlerdir. Bu değerlerdeki her bozulma ise, halkların geleneklerine kapitalizm ve burjuvazi tarafından yapılan müdahaleler sonucudur.

Suriye’ye yönelik saldırının tezgahlandığı süre boyunca Araplara ilişkin her türlü aşağılamanın yapıldığına tanık olduk. Ama bakın Araplar nasıl bir halk? Onları kapı komşunuz gibi düşünün, hiç yabancınız olmadığını, sizden pek de farklı olmadığını göreceksiniz.

 

ARAP GELENEKLERİ

Arap toplumlarında, yüzyıllardır çeşitli imparatorlukların, emperyalistlerin işgali altında yaşamış olmanın da etkisiyle soy-sop’a önem verilir. 20-30 kuşak öncesine kadar soy ağaçlarını kaydedenler vardır. Yalnız bugün buna artık fazla önem verilmemektedir. Aşiret yapısının dağılmakta oluşu da bunda bir etkendir. Hatay ve Kilikya Araplarında aşiret yapısı büyük ölçüde kırılmıştır. Mardin ve Urfa’da ise bazı yerlerde bu yapı varlığını sürdürmektedir.

İslamiyetten sonra Arap toplumunda kadının yeri hemen hemen yok gibiydi. Hukukçu İbn El Hac Medhal kitabında şöyle bir örnek verilir: “... bir kadın sadece üç durumda evini terk edebilir: Kocasının evine taşınırken, ana babası öldüğünde ve kendi mezarına götürülürken.”. Bu örnek kadınların nasıl bir esaret altında yaşatıldığını göstermektedir. Zengin ailelerde kadın evdeki hizmetçi idi. Bu durum alevilerde ve fakir ailelerde biraz daha farklıdır. Kadın ticarette ve üretimde kocasına yardımcı olabiliyordu.

Anadolu’da yaşayan Arap halkının kadına bakış açısı bugün büyük ölçüde değişmiştir. Kadın hayatın her alanında daha fazla rol oynamaktadır. Özellikle Alevi ve Hıristiyan Araplar açısından kadın erkek arasındaki fark çok azalmıştır. Yalnız yine de kadın toplumda ikinci planda bırakılmaktadır. Örneğin, miras erkek kardeşler arasında eşit paylaştırılırken, kadınların çeyizleri hazırlanırken paylarını aldığı varsayılarak mirastan çok cüzi bir miktar almaktadırlar.

İlk erkek çocuk için genelde bütün Araplar adak adarlar. Bu adağı çocuk yedi yaşına gelince yerine getirilir. Çocukta yedi yaşına kadar başının ortasında bir tutam saç bırakılır. Bu çok yaygındır. Yedi yaşına geldiğinde adak kesilip, tören düzenlenir ve bu tutam saç kesilir. Aleviler bu törenleri genelde türbede yaparlar.

Gurbete gidenlerin arkasından su dökme geleneği Arap’larda da oldukça yaygındır. Bu gelenekte, gidenin suyun akışı gibi, kolay gidip gelmesinin temenni edildiği ifade edilir. Ayrıca gurbete gideni olan bir ev dört gün süpürülmez.

Muska, fal gibi metafizik inanışlar da Arap halkı içinde yaygındır. Birine kem göz değmemesi, kötülüklerden korunması için muskalar yazdırılır, çalınan bir paranın bulunması için falcıya baktırılır. Bu iş, aynı zamanda bir ticari sektöre de dönüşmüştür.

Araplar arasında dayanışma önemli bir yer tutar. Zor duruma düşene çevre halkı bir olup el uzatır. İyi günü de kötü günü de paylaşma Arap halkının bütün davranışlarına sirayet etmiştir. Düğünler ortak hazırlanır, cenazelerde, cenaze sahiplerine neredeyse hiç bir şey yaptırılmaz. Uzun bir dönem gece gündüz yalnız bırakılmazlar. Ailenin yüzünü güldüren haberler, muhakkak komşularla paylaşılır, kutlamaları imkanlar elverdiğince geniş bir çevreyle yapılır. Konukseverlik tüm Anadolu halkları gibi Araplarda da önemlidir. “Misafir evin sahibidir” anlayışıyla hareket edilir.

Bu olumlu özelliklerin yanısıra ortak bazı olumsuzluklar da vardır tabii. Örneğin, Arapların birbirini kıskanması önemli bir ortak özelliktir. Birçok konuda ortak hareket etmelerine rağmen böyledir bu. Öte yandan başka milliyetten her hangi birine karşı Araplar birbirlerini tutarlar. Bu da Araplarda oldukça karakteristik bir özelliktir.

Bugün asimilasyona uğramış olsa da Anadolu’daki bütün Arapların ana dili Arapça’dır. Hatay ve Kilikya’daki Araplar, Suriye’nin Laskiye lehçesine benzer bir lehçe konuşurlar. Mardin, Urfa ve Siirt’teki Araplar Halep Lehçesiyle Bedevi lehçesinin karışımı bir lehçe konuşurlar.

Evlilik

Pek çok doğu toplumunda olduğu gibi, yakın zamana kadar Araplarda da genelde görücü usulüyle evlenilirdi. Bu durum bazı yörelerde hala devam etmektedir. Bazı yörelerde nadir de olsa beşik kertmesi adeti vardır.

Araplardaki evlilik sürecinin Anadolu’nun birçok yöresindeki evliliklerle ortak noktaları çoktur. Önce erkeğin annesi veya teyzesi, gidip kızı görürler. Sonra kızın karakteri ve hünerleri çevresinden araştırılır. Kızı istemek konusunda ailenin en yaşlı erkeğinden izin istenir ve ardından ailenin büyükleri kızı istemeye giderler.

Birkaç ziyaretten sonra kızın ailesi de uygun görmüşse, nişan yapılır. Bundan sonra yapılacak olan iki tarafın çarşıya gidip “altın kesme”leridir. Ailelerin durumuna göre, külfetin büyük çoğunluğu damada ait olmak üzere geline altınlar alınır. Nişan töreni bazen yemekli içkili, bazen sadece aileler arasında olan törenlerdir.

Nişanlılık dönemi bazı yerlerde önceden belirlenir ve altı ayı geçmez. Bazı yörelerde iki-üç yılı da bulabilir. Nişanlılık dönemi boyunca uyulan bazı gelenekler vardır. Damadın ailesi, dönem dönem gelinin ailesini ziyaret eder ve bu ziyaretlerde geline para verilir. Gelin bu paralar ve ailesinin desteğiyle çeyizini tamamlar. Bu süre boyunca hem aileler, hem gelinle damat birbirini tanıma fırsatı bulur. Çiftin anlaşıp anlaşamayacaklarına karar verilir. Bu süre zarfında bir anlaşmazlık olur ve çiftin uyum sağlayamayacaklarına karar verilirse çiftler ayrılır. Bu durumda gelinin kendisine çeyizini hazırlaması için verilen hediyeleri, altın vb. şeyleri iade etmesi adettendir.

Nişanlılık normal bir seyir izlerse, sıra düğüne gelir. Düğünlerin dini bayramların hemen öncesine rastlamamasına çalışılır.

Düğün töreni yöreden yöreye farlılıklar gösterir. Ayrıca ailelerin maddi durumları da düğünün şeklini belirlemekte önemli bir faktördür. Düğünler geleneksel olarak üç gün sürer. İlk gün bütün mahalle halkı toplanır, yemekler yapılır ve eğlence başlar. Ertesi gün kına yakma günüdür. Kına töreni gelinin evinde olur. Üçüncü gün gelin, eskiden at sırtında, şimdi daha çok otomobille damadın evine getirilir. Üç gün boyunca yenilir, içilir, çalınıp, oynanır. Düğünün sonunda herkes kendi maddi durumuna göre yeni evlilere yardım eder. Verilen hediyeler düğünün sonunda yüksek sesle duyurulur.

Düğün öncesi imam nikahı kıymak Sünni-Arap halkta yaygındır. Alevi Araplarda yaygın olmamakla birlikte bazen farklı tür bir imam nikahı kıyılır. Gelinin ve damadın yerine dayı, amca gibi çok yakın iki erkek akrabaları şeyh önüne çıkar ve dini tören gerçekleştirilir. Hıristiyan Araplarda ise nikah kilisede kıyılır.

Düğünlerde başta güreş olmak üzere çeşitli spor faaliyetlerinin düzenlenmesi, ateş edilmesi Arap halkının yerleşik geleneklerindendir.

Diğer taraftan ekonomik zorluklar ve burjuva kültürün yaygınlaşması birçok geleneğin artık eskisi gibi yerine getirilememesine de sebep olmaktadır. Düğünler bu yönüyle eski geleneksel görüntülerini hızla kaybetmektedirler.

En az dejenere olmuş bir düğün bugün şöyle yapılmaktadır. Birkaç gün önceden eş dost davet edilir. Kına gecesi gelinin evinin önünde bir bahçede yapılır. Çalgısı iyi olan, yöresel bir grup çağrılır. Türküler eşliğinde oyunlar oynanır, halaylar çekilir. Orada bulunan ihtiyarlar birkaç uzun hava çekerler. En son gelinin avuç içlerine, damadın serçe parmağına, kadınların zılgıtları arasında kına yakılır. Kına gecesi biter.

Düğün gecesi ise, gelinin topluca baba evinden alınmasıyla başlar. Bunun için konvoy oluşturulur. Bütün araçlara mendil takılır. Damadın evine gelinir, burada gene müzik eşliğinde oynanır, halay çekilir. En sonunda para toplanır, gelin damat evlerine uğurlanır.

Cenaze Törenleri

Araplarda ölü bekletilmez. Çoğu kez ertesi güne bile bırakılmaz. Bu, biraz da iklim koşulları sonucu oluşmuş bir gelenektir. Ölü yıkanır ve kefene sarılır. Tabut dinsel özelliklere göre süslenir. Sünni Araplarda tabut yeşil bir beze sarılıyken, Hıristiyanlarda tabutlar daha çok işlemeli bir tarzdadır. Alevi Araplarda ise ölü yıkandıktan sonra tabuttan çok sedye ile mezarlığa götürülür ve bu sedye geleneksel olarak yeşil ve işlemeli bezlerle kaplıdır.

Alevi ve Sünni Araplarda üç gün boyunca sabah şafak sökmeden mezar ziyaret edilir. Mezarbaşında Kur’an okunur. Aynı zamanda bu üç gün boyunca ölü evinde de Kur’an okunur ve ölü evine ziyaretler olur.

Alevi Araplarda ölümün yedinci gününde büyük bir tören düzenlenir. Bu törende kurbanlar kesilir ve namaz kılınır. Ölünün ailesi sabah mezar ziyaretlerini 40. güne kadar sürdürür. Mezar 40. günden sonra cuma günleri ve bayramlarda ziyaret edilir.

Ölünün 40. gününde Alevi Arapların bir kısmı kurban kesip namaz kılarlar. Bir kısmı mezar ziyaretiyle yetinir. Sünni Araplarda ise Mevlit okutulup helva veya lokum dağıtılır. Hıristiyan Araplar ise Kilise’de bir ayin düzenlerler.

Mezar ziyaretlerine götürülecek en makbul çiçek “reyhan (fesleğen)”dır. Ayrıca ölümde veya mezar ziyaretlerinde siyah giyerler. Alevi ve Sünni Araplarda öyle bir adet yoktur. Fakat son süreçte bu adet gittikçe yaygınlaşmaktadır. Bu da Hıristiyanlardan etkilenerek değil de emperyalist kültüre olan meraktan kaynaklanmaktadır. Mezar ziyaretlerinde tütsü yakılıp dolaştırılır. Ziyaret boyunca ölünün baş tarafında da bir çanakta tüsü tüter.

Alevilerde mezar taşı ölümden en erken bir yıl sonra yaptırılır. Daha önce yapılması kişinin ölümüne alışıldığını gösterdiği düşünülerek ayıp sayılır.

Ölüm anında Arap halkı arasındaki dayanışma çok güçlüdür. Yedi gün boyunca ölü evinde yemek pişmez. Komşular aralarında ölü ailesine haber vermeden, günleri paylaşır ve üç öğün yemek götürürler. Ölü evi bir hafta boyunca süpürülmez. 40 gün boyunca o evde televizyon açılmaz, müzik dinlenilmez. Alevi ve Sünni Araplarda ailenin erkekleri 40 gün boyunca sakallarını kesmezler.

Dini İnanışları

Antakya kuruluşundan hemen sonra bir Hıristiyan merkezi olmuştur. Diğer taraftan Anadolu’nun değişik yerlerinde yaşayan bütün Arapların bir Hıristiyan geçmişi vardır. Bizans ve Romalıların egemenlikleri esnasında Mardin, Antakya, Adana, Tarsus hemen hemen tümüyle Hıristiyan olmuştur. Antakya İsa’ya inananların ilk kez “Hıristiyan” olarak adlandırıldıkları yerdir. Tarsus ve Antakya İsa’nın Havarilerine ev sahipliği yapmıştır. Yalnız geçen yüzyıllar boyunca özellikle Antakya’da olan büyük depremler ve ardından gelen istilalar sonucunda yüz binlerce kişi ölmüş, yeni göçlerle bölgenin nüfus bileşimi sık sık değişmiştir. Osmanlının son dönemlerinde katliamlardan kaçan Ermenilerin de Hatay’a gelmesi nedeniyle buradaki Hıristiyan nüfus artmıştır. Bazı kaynaklar, 1939 yılında Hatay’ın Türkiye’ye ilhakından önce Antakya’daki Ortodoks kilisesine 300.000 civarında Hıristiyan’ın üye olduğunu bildirmektedir. İlhak sırasında ve sonrasında Hıristiyan nüfusun çoğu Suriye ve Lübnan’a, ardından Avrupa’ya göç etmişlerdir. Buna rağmen Antakya Hıristiyanlık alemi için önemini kaybetmemiş, Papa 1963 yılında Antakya’daki St. Piyer Kilisesini hac yerlerinden biri olarak ilan etmiştir. Her yıl 29 Haziran’da dünyanın değişik yerlerinden Hıristiyanlar ayinlerini St. Piyer kilisesinde yapmaktadırlar.

İslam’a mensup Araplar ise mezheplere göre dağılmışlardır. Mardin ve Cizre civarlarında yaşayanlar Şafi mezhebine mensupturlar. Bu da beraber yaşadıkları Kürt halkıyla bir etkilenme olduğunun göstergesidir. Buradaki Araplar ibadetlerini Sünni inancın Şafi koluna göre düzenlerler. Hatay’daki Sünni Arapların çoğunluğu ise Hanefi mezhebine dahildir.

Arap Aleviler, Şii Mezhebinin Caferi kolundandır. Anadolu’nun diğer yörelerindeki Alevilerle inanç ve ibadet bakımında çok az benzerlik vardır.

Alevi Araplarda ergenlik yaşına gelen erkek çocuğa dini görevlerin öğretilmesine büyükleri tarafından karar verilir. Eğer Şeyh çocuğun “sır” tutabileceğine karar verirse çocuk din öğrenme sürecine girer. Dini inançların yüzyıllarca baskı altında tutulmasından dolayı Alevi inancı uzun bir dönem “sır”lar üzerine kurulmuştur.

Şeyhler önceleri daha iyi eğitim görmüş kişilerden seçilirdi. Şeyhliğin babadan oğula geçmesi diye bir durum söz konusu değildi. Ne zaman değişmeye başladığı bilinmemekle beraber bugün şeyhlik bu niteliğini değiştirmiş, babadan oğula geçmeğe başlamıştır. Bunun sonucu olarak şeyhlerin toplum içindeki etkileri de azalmıştır. Bugün sadece dini konularda fikirleri alınır. Toplumsal konularda onların fikirlerine çok az danışılır.

Önemli Bayramlar ve Özel Günler

Sünni ve Alevi Araplarda Kurban Bayramı, Şeker Bayramı, Mirac kandili, Regaip kandili, Kadir Gecesi gibi birçok dini gün ve bayramlar ortaktır. Yalnız mezhepler arasındaki farklılıklardan dolayı kimi bayramlar Hanefilerde bir gün erken, Alevilerde veya Şafiilerde bir gün geç kutlanabilmektedir.

Alevi Arapların kendilerine özgü bir çok dini bayramı vardır. Ayrıca Alevilerde önemli olan, ama daha küçük bir çevre tarafından kutlanan geceler (leyle) vardır. Alevilik’te en önemli bayramlar Kurban Bayramı, Ğadir Bayramı, 14 Şubat’ta kutlanan yılbaşı, 30 Mart’ta kutlanan İyd Essabataaş (yumurta bayramı), 14 Temmuz’da kutlanan Evvel Temmuz (Temmuz’un başlangıcı) bayramlarıdır.

İyd Essabataaş ve Evvel Temmuz bayramlarının Fransızlardan kaldığı düşüncesi yaygındır. İyd Essabataaş günü halk meydanlara iner ve daha önceden hazırladıkları yumurtaları birbirine tokuşturur. Evvel Temmuz ise yazın başlangıcı, hasat mevsiminin başlangıcının kutlanması gibi bir içerik taşımaktadır. Yalnız 1789 Fransız İhtilalinin yıldönümüne rastlaması ve Fransız işgali zamanında kutlanmaya başlaması, bu bayramın bir Fransız bayramı olduğunu düşündürmektedir.

Arap halkının yaşadığı yerlerde hem Müslümanlık hem de Hıristiyanlık açısından çok önemli anıtlar, mezarlar, türbeler mevcuttur. Hıristiyanlık’ta önemli bir yer tutan St Piyer Kilisesinin yanında, Hıristiyanlığa özgü bir çok önemli kilise ve mabet mevcuttur.

Alevi ve Sünnilerin inanışlarında kutsal olan türbeler ve yatırlar da mevcuttur. Bu türbeler eski zamanlarda yaşamış, halkın sevdiği insanların mezarı veya oturduğu yerlerdir. Kilikya ve Hatay içinde Alevilerin kutsal saydıkları pek çok türbe vardır. Bunlardan en önemlileri Hıdır ve Şeyh Yusuf El Hekim türbeleridir. Hıdır, halka yardım eden en sıkışık anlarda yanlarında bulunan biri olarak bilinir. Dinç olduğu ve hayatı boyunca sadece dört kere oturduğu söylenir. Oturduğu söylenen her yere türbe yapılmıştır. Şeyh Yusuf El Hekim ise salgın hastalıkların çıktığı dönemlerde halka şifa götüren bir doktordur. Türbesi Harbiye’dedir. Dertliler, derman arayanlar, hastalığı olanlar, eşi, akrabası gurbette olanlar perşembe akşamı kendilerine yardımcı olacağı inancıyla bu türbelerde yatarlar.

Bugün bölgede bir başka “kutlama” günü de “Hatay’ın Türkiye’ye katılması”dır. 23 Temmuz de kutlanmaktadır. Bu kutlamalara uzunca bir dönem Arap halkı pek katılmamıştır. İlk dönemlerde Arap halkı bu kutlamalara katılmak zorunda bırakılmıştır. Son bir kaç yıldır bu günlere denk getirilen Antakya Festivali bu günün kutlanmasına belirli bir kitlesellik kazandırmıştır.

***

Kısacası, egemen sınıflar ne derlerse desinler, araplar, alevisi, sunnisi, hristiyanıyla Anadolu gerçeğinin bir parçasıdırlar. Esas yerleşim bölgeleri Antakya, Mardin olsa da İstanbul’dan Antep’e Urfa’dan Ankara’ya hemen her yere dağılmışlardır. Anadolu kardeşliğinin bir parçasıdırlar.