Parti-Cephe Gerillası Zeynep Korkmaz Kilis'te Toprağa Verildi

SAHİPLENDİĞİMİZ ONURUMUZ, GELECEĞİMİZ, DEĞERLERİMİZDİR

Dersim'de 20 Mayıs 1998 tarihinde düşman ile girdikleri çatışmada şehit düşen DHKP-C gerillaları Hüseyin Kılıç ve Zeynep Korkmaz'ın cenazeleri Malatya'ya bağlı Akçadağın Kürecik Köyü'nde toprağa verilmişti. Önce Malatya'nın Akçadağ İlçesi Kürecik köyünde toprağa verilen Zeynep Korkmaz daha sonra ailesi tarafından alınarak memleketi Kilis'in Polateli İlçesi, Sögütlü Köyü'ne götürüldü.

3 Haziran günü memleketine getirilen Zeynep Korkmaz'ın cenazesine katılmak üzere yola çıkan dört otobüsteki 200' e yakın insan jandarma ve polisin saldırısına uğrayarak gözaltına alındılar. Antep-Kilis girişini tamamen kesen jandarma Zeynep'in cenazesini kaçırdı. Adana, Osmaniye ve Mersin den gelerek tüm engellemelere rağmen Söğütlü köyüne girebilen diğer bir grup köy muhtarının işbirliği ile jandarma tarafından gözaltına alınırken, Antep'ten gelen başka bir grup ise köy girişinde gözaltına alınarak Polateli Jandarma Karakolu'na götürüldü. Daha sonra Kilis Merkez Jandarma Komutanlığı'na götürülen kitleye jandarma ve polislerin kışkırtmasıyla sivil faşistler saldırdı. Saldırıda bütün araçların camları kırılırken dört kişide yaralandı. Jandarma Karakolu'nda araçlardan inmemekte direnen kitleye cop ve dipçiklerle saldıran jandarma bir çok insanı yaranladı. Saldırıya „İnsanlık Onuru İşkenceyi Yenecek“ sıloğanları ile karşılık verildi. Yaralıların hastaneye götürülmesinden sonra Antep girişine kadar getirilen kitle Antep polisine teslim edildi. Polis kitleyi Antep dışına kadar götürerek serbest bıraktı. Zeynep'i memleketi olan Antep'e götürmek için Malatya'dayız. Şehidimizin ailesi, İHD yöneticileri ve Halkın Hukuk Bürosu'ndan Av. Metin Narin ve köylülerle birlikte savcının gelmesini bekliyoruz.

Saat 09.30'da işlemler tamamlanıyor. Mezarın başına gitmek için savcıyı bekliyoruz. Saat 10.30 oldu savcı ortalıkta görünmüyor, bu sırada jandarma komutanı avukatımızı çağırıyor ve diyor ki “sizin hakkınızda araştırma yaptık tutuklu aileleri derneğinden geliyormuşsunuz” diyor hakkınızda herşeyi biliyorum edasıyla ve ekliyor “araştırmalarımızı sürdüreceğiz birazdan MİT'e de soracağım”. Avukatımız Jandarma Komutanının yanından geliyor, savcı halen ortada yok. Avukatımız Savcılık Kaleminin kapısını açıyor savcının kafası iki elinin arasında düşünüyor, kendisine “hadi gidelim” deniyor. Savcı da “bana olay çıkmayacağına garanti verebilir misiniz” diyor. Anlaşılan savcı cenazenin gömülü olduğu yöreyi iyi tanıyor. On dakika savcıyı teskin ediyoruz birşey olmaz diyoruz. Bunun üzerine savcı “bak en ufak birşey olursa hemen çekip geri gelirim” diyor. Binbir zorlukla ikna ettiğimiz savcıyı yanımıza alıp Gürkaynak'a geçiyoruz. Mezar hemen yolun altında dik bir bayırın ortasında. İlk dikkatimizi çeken arabamızın durduğu yerde mevzilenmiş Betere dedikleri askeri bir panzer. Üstündeki asker mezarın olduğu yere nişan almış halde bekliyor. Mezarın çevresi onlarca asker tarafından sarılmış, suratlarda şaşkınlık var. Olan bitene bir anlam veremiyoruz. Mezarın hemen yanı başında ellerinde rengarenk taze çiçekler bulunan genç-ihtiyar, kadın-erkek köy halkı var. Olan biteni öğrenmişler, mezarın başında bizi bekliyorlar. Savcının ayakları bir türlü mezarın başına gitmiyor. Bunu farkeden avukatımız önden giderek ona cesaret vermeye çalışıyor. Avukatımız önde arkasında savcı ve onların arkasında bizler aşağıya doğru iniyoruz. Köydekiler kazma küreği hemen hazırlamışlar.

Gelmemizle birlikte açmaya başladılar mezarı. Zeynep'in ağabeyi Ahmet küreği düşürmedi hiç elinden, kardeşi mezardan çıkana kadar. O sıra tabutun altına serilen kefen bezinin başucunda bulunan bir demet taze kır çiçeğini farkettik. Ahmet ve babası Mehmet Korkmaz teşhis ettiler cenazeyi. Tabuta koyup yukarıya yola çıkarttık Zeynep'i. Bizi Kilis'e götürecek arabayı beklemeye başladık yol kenarında. Çevremizi askerler sarmış öylece bekliyor. Biri ayaklı makineli tüfeği az ötedeki tümseğe kuruyor ve üzerimize doğrultuyor. Arabayı beklerken köylülerden biri tabutun üstünü örtmek için bez getiriyor. Az ötede Uzman Çavuşun yanında oturan işbirlikçi köylü askerlerin sorması üzerine köylünün adını söylüyor onlara, uzman çavuş defterine kaydediyor bu ismi. Köylüler su getiriyor bize, kırmızı bez getirelim, çay getirelim size diyorlar. Nedenini anlamıyorlar, biraz alınıyorlar bize. Arabamız geliyor vedalaşıp Kilis Söğütlü'ye yola çıkıyoruz. İmam Özharat kısa bir konuşma yapıyor köylülere, alkışlarla uğurlanıyoruz. Biz giderken arabanın arkasından baktığımızda sahiplenmeye tahammül edemeyen jandarmanın köylülerle tartıştıklarına tanık oluyoruz. Adıyaman, K.Maraş üzerinden geçerek Gaziantep'e varıyoruz.

Burada yolumuzu sivil polisler kesiyor. “Bizim eşliğimizde yola devam edeceksiniz, hiçbir yere sapmayacaksınız diyorlar” bize. Önde ve arkada onlar Kilis'in girişine kadar geliyoruz. Burada aracımızı durduran polisler şoförümüzü kenara çekerek birşeyler anlatıyorlar. Sonradan öğreniyoruz. Demişler ki “aman bunlara dikkat et, bayrak falan açmasınlar senin başın belaya girer”.

Bu şekilde geliyoruz Söğütlü köyünün girişine. Yüzlerce asker ellerinde otomatik silahlarla karşılıyor bizi. Başlarında Kilis Alay komutanı var. Yaklaşık on gün önce çatışma bölgesinden bir askerin cenazesi hemen yan taraftaki Polateli'ne getirilmişti. Söylenene göre asker Zeynep ile girdiği çatışmada ölmüştü. Arabadan indiriyorlar bizi, kimliklerimizi istiyorlar ve telsizle bildiriyorlar merkeze.

Alay Komutanı soruyor; “Sen nesi oluyorsun”, “babası oluyorum”, “ya sen”, “ağabeyiyim” “peki sen nesisin”, “ben İHD yöneticisiyim” “Öyle mi Akın Birdal'ın tayfasındansın demek”, “evet öyleyim” sıra avukatımıza geliyor. “Sen nesi oluyorsun” avukatımız cevap veriyor “ben de avukatlarıyım” alay komutanı iyice sinirleniyor, köpürüyor, yerinde duramıyor. “Bu nasıl olur, bir teröristin cenazesinden sanane” kimliğe bakıyor. “Malatyalıymış”. O sırada arkamızdan cenazeye katılmak için Adana'dan gelen bir otobüs beliriyor. Onun yolunu kesiyorlar, bizi de kimliklerimizi vermeden apar topar otobüsten uzaklaştırmak için köye yolluyorlar. Cenaze evine yaklaşırken yol boyunca dizilmiş askerler bizi durdurup bekletiyorlar. O sırada Zeynep'in evinin kapısında beliren askerleri görüyoruz. Sivil polislerle birlikte onlarca asker ellerinde otomatik tüfeklerle içeriden çıkıyor, evde bulunan ve başsağlığına gelen herkesi zorla geldikleri otobüse bindiriyorlardı. Ayaklarındaki postalları dahi çıkarmamışlardı. Öylece cenaze evini basarak insanları gözaltına alıyorlardı. Hiçbir köylüyü cenaze evinin yanına yaklaştırmamışlar, herkesi zorla evlerine hapsetmişlerdi. O an telsizden anons geliyordu; “Otobüstekiler aşağıya inmiyor ne yapalım”. Bu köye girerken arkamızdan gelen otobüstü. “İndirmeye çalışın olmuyorsa bekleyin biz geliyoruz”, anlaşılan otobüstekiler direniyorlardı. Gözaltılar tamamlandıktan sonra evin önüne geldiğimizde sadece Zeynep'in ailesi kalmıştı geride. Zeynep'in cenazesi önce eve oradan da hazırlanmış mezarına götürüldü. Orada gömülürken mezarlığın çevresinde onlarca asker dizilmişti. İşbirlikçi yerel gazete ve televizyonlar, polis ve jandarma kameralarıyla birlikte çekim yapıyordu. Dört otobüs insan cenazeye katılamadan gözaltına alınmış onu görmezden gelip, gerçeği ters yüz ederek “Teröristin cenazesinde sadece ailesi vardı” haberini yaratmak için çabalıyorlardı. Babasına sorular sorup “Hayırsız evlat” hakkında ne düşündüğünü öğrenmek istiyorlardı. Ertesi günkü gazeteler için “Babası bile kabul etmedi” haberini hazırlamaya çalışıyorlardı. Efendilerine yaranmak için bu zorunluydu. Yüzlerce insan dövülerek, horlanarak gözaltına alınmıştı. Ölü evi jandarma tarafından basılmış, köylülere sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti. Bu manzaraya dayanamayan baba cenaze gömülürken yığıldı mezarın başına. Zeynep'in cenazesi gömüldükten sonra evin etrafını saran jandarma kimseyi eve yaklaştırmıyordu. Eve gelen askerler kimliklerini geri vereceğiz bahanesiyle İHD'li yönetici ile avukatın adını soruyorlardı. Bir kağıda yazıp gittiler adlarını: İmam Özharat, Metin Narin. Evdeki kuşatma ise gece saat 03.00'e kadar sürdü.

Gözaltındakilerin akıbetini araştırmak için İmam Özharat ve avukatımız ile birlikte dört kişi daha evden dışarı çıkıyor; asker telsizden anons ediyor “İHD Başkanı ile avukat gidiyorlar izin verelim mi?” Beş dakika sonra cevap geliyor “gitsinler”. Ancak bu konuşmadan sonra evden ayrılabiliyoruz. Kimliklerimize el koymuş durumdalar. Adım başı asker var. Arabayla köyün girişine geldiğimizde askerleri bizim geldiğimiz yönün aksi istikamete yönlendiriyorlar. O sırada onlara kimliklerimizi nereden alacağımızı soruyoruz. İlerideki karakoldan deyip ölen askerin bulunduğu Polateli Jandarma Karakolu'nu gösteriyorlar.

Jandarma karakoluna geldiğimizde askerlerle birlikte sivil faşistlerin ellerinde taş ve sopalarla bize yaklaştığını görüyoruz. Biri burnumuzun dibine kadar geliyor ve kendi kendine bağırıyor. “Bunlarda mı onlardan”. Önce anlamıyoruz meseleyi. Sonradan öğreniyoruz. Gözaltına alınan yüzlerce insan bilerek bu karakolun önüne getirilmiş ve taşlı sopalı saldırıya uğramışlardı. Sivil faşistlerce organize edilen bu saldırıya askerlerde destek vermiş ve otobüslerin camları kırılmış insanlar yaralanmışlardı. Aynı kalabalık bu sefer bizim arabanın etrafını çevirmişlerdi. O sırada bizi tanıyan asker her nedense “yok yok bunlar değil” diyerek bizi oradan uzaklaştırdı. Saldırıdan kılpayı kurtulmuştuk. Tekrar bizi o yöne sevkeden askerlerin yanlarından geçerken kıs kıs güldüklerine tanık olduk. Kimliklerimizi almak ve gözaltındakilerin akıbetini öğrenmek için iki kişi Kilis Alay Komutanlığı'na girdi. Biz dışarıda beklemeye başladık. Ancak bu arkadaşlarda geri gelmedi. Bu sefer durumu öğrenmek için Alay Komutanlığına giden İmam Özharat da eli boş döndü. Yaptığımız girişimler sonucu herkesin kimliğinin geri verildiğini öğrendik. O sırada Gaziantep İHD Başkanı Nail Ulutaş'ta Kilis'e gelerek Alay Komutanlığı'nın önünde beklemeye başladı. Dört otobüsün alay komutanlığından saat 23.30 sıralarında çıkmasından itibaren onları takip ederek Antep'e vardık. Antep, Mersin, Osmaniye ve çevre yörelerden gelen insanlar burada birbirinden ayrılarak evlerine doğru yol aldılar. Bütün otobüslerin camları kırılmıştı. Gaziantep İHD Başkanı Nail Ulutaş ve birkaç arkadaşı herhangi bir gözaltı olasılığına karşı konvoyu Antep çıkışına kadar takip etti. Otobüstekilerden öğrenildiği kadarıyla Selahattin Çete dövülürek gözaltına alınmış ve bırakılmamıştı. Ayrıca Doğan Tolu, Nurettin Kalkan ve Birol Deniz otobüslerden jandarma tarafından zorla alınmak istediklerinden direnmişler ve Kilis Hastanesi'nden Antep Hastanesi'ne nakledilmişlerdi. Kilis Hastanesi'nde ise Şule Sakoğlu ve Hacer Topaloğlu kalmıştı. Yaralılarda ertesi gün tedavileri yapıldıktan sonra hastaneden ayrıldılar. İmam Özharat cenazeyi almak için bizimle Malatya'ya kadar gelmiş ve gerilla cenazesini sahiplenme konusunda tereddüt bile göstermemişti. Başından sonuna kadar tecrübesiyle, davranışlarıyla ve yerinde müdahaleleriyle bizi destekledi. Antep İHD Başkanı da olayı duyar duymaz Kilis'e gelmiş bizi de bularak gözaltındakilerle ve hastanedekilerle ilgilenmişti. Kendilerine samimi yaklaşımları nedeniyle teşekkür etme fırsatı bulamadan Antep'ten ayrıldık.

Cenaze DHKP-C'nin cenazesiydi. Düşman DHKP-C'nin cenazelerini hangi koşullarda olursa olsun sahiplenme geleneğinin farkındaydı. Bunun onlarca, yüzlerce örneği yaşanmıştı. Nitekim cenazeyi almak için gittiğimiz Gürkaynak'ın Jandarma Komutanı'nın avukatımıza “teşhis ederseniz cenazeyi lütfen alın götürün burada kalırsa olay çıkıyor, anmaya geliyorlar” dediğini öğrendik. Düşmanın tahammülsüzlüğü işte bu noktadaydı. Ayrıca Kilis Alay Komutanlığı'nın da halka karşı savaşın önemli bir karargahı olduğu da gözlerimizden kaçmadı. Daha yeni il olmuş Kilis'in Alay Komutanlığı kocaman onlarca bloktan oluşuyordu. Sadece bir ilin alay komutanlığı için abartılı görüntüsü vardı. Nitekim buradaki askerler ile komutanların yaklaşımları, davranış biçimleri buranın JİTEM'in önemli bir üssü olduğunu farkettiriyordu.

Tüm saldırılara rağmen Zeynep'in cenazesinin sahiplenilmesi konusunda gösterilen çaba ve dayanışma, değişik yörelerden gelen yüzlerce insan oynanmak istenen oyunu boşa çıkartmıştı.

O BAHÇIVAN YENİ FİLİZLER, YENİ ZEYNEPLER İÇİN İŞLİYORDU TOPRAĞI

Kardeşinin gömülü olduğu mezarı açmak için elinden hiç düşürmemişti küreği Ahmet. Kürek darbeleriyle havalandırıyor toprağı, taşları ayıklıyor, çevresini düzenliyor, sağı solu düzlüyor. O kadar sakin, o kadar rahat, o kadar dikkatli ve özenli ve bir o kadar sabırlıydı. Toprağı okşuyor, kokluyordu. Bilmeyenler Zeynep'in mezarını Ahmet'in çiçek tarlası sanabilirdi. Dört elle sarılmıştı işine. Görenler nadide çiçeklerin yetiştirildiği bir tarla ve onu işleyen bir bahçıvanın varlığı dışında hiçbir şey düşünemezdi o an. Fazla dayanamadı Ahmet daha işin yarısında bayılıp yığıldı Zeynep'in mezarına. Görenler düşünemezdi ama biz biliyorduk: O bahçıvan ülkenin dört bir yanına dağılacak yeni çiçekler, yeni Zeynepler için işliyordu toprağı. Ekilen umut büyüyordu Zeynep'in toprağında. Özgür vatana, bağımsız ve demokratik bir ülkeye uzanıyordu kökleri.

Cansız Bedenlere Saldırmakla Korkularından Kurtulamayacaklar

Cenazelerimiz, oligarşiye korku veriyor. Bundan böyle de korkmaya devam edecekler, çünkü o törenlerde halkın evlatlarına, gerillaya sahip çıktığını haykıran sloganlar yükseliyor, öfke büyüyor. Halkın gerillalarını sahipleneceğini bildiklerinden, mezarlığın her tarafını kuşatmışlar. Cenazeye gelen herkes nasibini alıyor. Gerillaların cenazeleri bile düşmanın uykularını kaçırtıyor, ona kabuslar gördürüyor.

Cenaze geldiği andan itibaren jandarma terör estiriyor Antep'te. Şehitlerimizin korkusu, halkın gerillayı sahiplenmesinin korkusu... Antep'in her karışı, jandarma tarafından işgal ediliyor, giriş-çıkışlar tutuluyor. Cenaze törenine katılmak için gelen 200'e yakın insan gözaltına alınıyor, tartaklanıyor, hastanelik ediliyor.. Mezarlık halkın gerillaya sahip çıkmasını engellemek için ablukaya alınıyor ve terör estiriliyor. Jandamasından polisine oradalar. Tahammülsüzlükten kudurmuş bir hale geliyorlar, „terörist“ diyorlar, „vatan haini“ diyorlar ama sahiplenmeyi engelleyemiyorlar. Yoksul halk kimin terörist, kimin vatan haini olduğunun cevabını gerillayı sahiplenerek veriyor.

Cenaze törenleri halkımızın en önemli değerleri ve gelenekleri arasındadır. Cenaze törenleri yasalarda da “suç” değildir ve açıkça belirtilir suç olmadığı. Ama onlar kendi yasalarını bile çiğneyecek kadar pervasızlaşmışlardır. Halka karşı açılan savaşın kirli yüzü, şehitlerin cesetlerine ve cenazelerine yapılan saldırılarda tüm çıplaklığıyla açığa çıkıyor. Cesetlere ve cenazelere saldırı her yerde yaygın, sistemli bir politika haline dönüştürülüyor. Zeynep'in cansız bedeni de işkence izleriyle dolu. İşkenceci katillerin sahip olduğu hiçbir değer yok. Saldırılarıyla halkın tüm değer ve geleneklerini ayaklar altına alıyorlar. Güçsüzlüklerini ve korkularını insanlıkdışı yöntemlerle bastırmaya çalışıyorlar. Onların yaptığı gerilla karşısındaki çaresizliklerinin itirafıdır. Korkuyla psikolojik bozuklukları birbirine karışıyor. Ellerinde her türlü araç, iletişim ve propaganda olanakları olmasına rağmen halkı bir türlü yanlarında göstermeyi başaramıyorlar. Halk gerillaya yine sahip çıkıyor, büyütüyor. Bugün egemenlerin halka karşı saldırıları hangi yöntemlere bürünürse bürünsün, korku ve zorla örülü hiçbir duvar sonsuza dek ayakta kalamaz. Zulme karşı direnmeyi savaşmayı, iyiye ve güzele ulaşmayı temsil eden gerillalar bu duvarlarda delikler açıyor, sarsıyorlar. Kitleler korkunun eşiğinden geçiyorlar. Gerillaya kucak açıyorlar.

Düşman düşmanlığına devam ediyor. Hem de en aşağılık yöntemlerle. Hayata düşmanlık cenazelere düşmanlığa ulaştı. Kimi yerde mezar taşlarını kırdılar, kimi yerde şehitlerimizin, resimlerini parçaladılar ve şehitlerimizin cansız bedenlerine işkence yaparak insanlıktan tümüyle çıkmış olduklarını ortaya koydular. Alçaklığın en derin çukurlarına yuvarlanıyorlar. Kurşunlarla, bombalarla yok edemedikleri cansız bedenlere saldırarak yok edebileceklerini sanıyorlar.

Onların dünyası pisliğin, kokuşmuşluğun dünyasıdır. Onur yoktur onların dünyasında Ahlak, namus, adalet yoktur. Bir kere bile görmedikleri ama aynı zafer için yan yana ölüme gidebilecek dostları yoktur onların. Onlar alçaklıkta sınır da tanımazlar ve alçaldıkça korkuları da büyüyor. Korku beyinlerine öylesine sinmiş ki, korkudan kurtulamıyorlar. Gerillaların cesetlerine boşalttıkları silahlarıyla korkularından kurtulmaya çalışıyorlar. Ölülere işkence yapıyor, beyinlerini kemiren korku cansız bedenlerde cisimleşiyor, cansız bedenlere saldırmakla aslında korkularına saldırıyorlar, ama yine de korkudan kurtulamıyorlar...